Milli Akademi

PABLO PİCASSO

PABLO PİCASSO

25 Ekim 1881’de İspanya’nın güneyinde doğan Pablo Picasso, küçük yaşta sanata olan kabiliyeti ile öne çıkarak eğitimini bu yönde aldı. İsim olarak annesinin genç kızlık soyadını seçen ressam, dünyanın en ünlü ressamlarından Pablo Picasso olarak sanat tarihinde yer alıyor. Kendisi de ressam olan babasından yedi yaşında sanat dersleri almaya başlayan Picasso’nun yeteneği, kısa bir süre sonra fark edildi. İlk eseri, “Picador”u tamamladıktan dört yıl sonra, 13 yaşındayken Barselona Güzel Sanatlar Okulu’na kabul edildi. Paris’e taşındıktan kısa süre sonra yakaladığı ün ve başarı, Nisan 1973’te Mougins’de vefat edene kadar devam etti. Sanatçının tabloları hala en arzulanan eserler arasında yer alıyor.

 Picasso, Georges Braque ile birlikte Kübizm’in temellerini atan sanatçılardandır. Picasso’nun 1907’den 1914’e kadar yaptığı tablolar kübist tarzda olmasından dolayı tablolarda geometri ve geometrik şekillerin kullanılması dikkat çeker. Tablolarda yer alan nesneler geometrik formlar oluşturacak şekilde basitleştirilmiş ya da geometrik şekillere bölünmüştür. Sanatçının eserlerinde kullandığı kübizmin diğer bir özelliği ise uzaydaki üç boyutlu bir cismi iki boyutlu yüzeye aktarma çabasıdır. Bunun için Picasso, şekilleri yanal yüzeylerine bölüştürüp her birini iki boyutlu yüzeyde göstermeye çalışır. Portrelerindeki insanların hem profili hem de önden görünüşünün olması bu nedenledir.

 The Reservoir, Horta de Ebro  

“Soyut sanat yoktur. Her zaman işe bir şeyle başlamak gerekir. Her çeşit gerçek görüntüsü ondan sonra kaldırılabilir. Hiçbir tehlike yoktur çünkü obje düşüncesi silinmez bir iz bırakmıştır. Odur sanatçıyı kışkırtan, düşüncelerini ayağa kaldıran, coşkularını harekete geçiren, düşünceler ve coşkular ne yaparlarsa yapsınlar artık tablodan kaçamayacaklardır. Varlıkları hiç görünmemesine karşın tablonun bütünündedirler.”

PaPicasso’nun antikçağ sanatındaki temalara duyduğu kalıcı hayranlığın köklerinde, sanatsal eğitimine, Yunan ve Roma sanatı klasik modellerinin taklidi ve yeniden üretiminin hâkim olduğu akademik ve akademiyi yücelten bir dünyada başlamış olması yatıyor. Mitolojideki “Üç Lütuf”, yani Zeus ve Eurynome’un kızları Aglae, Talya ve Eufrosine, Üç Yıkananlar gravüründe karşımıza suya girenlerin suretinde çıkıyor. Üç Yıkananlar, Picasso’nun bütün dönemlerinde karşımıza çıkan temalardan biri oluyor; tıpkı her zaman sanık iskemlesinde ve el altında bulunan Soytarı gibi. Gosol’un aşı boyalarından çıkıp ilkelcilikten geçerek, klasik dünyaya ve 50’li yıllara gelene kadar kübizmin parçalara ayırma yaklaşımı düşünüldüğünde, Yıkanan Kadınlar farklı dönemlerinde pencerelerin çoğuna yaklaşmayı biliyorlar.

Picasso’nun resimleri bize temalar, teknikler ve ‘biçemler’ arasında sürgit bir salınım sunuyor ve bu gravürlerinde de görülüyor. Suite Vollard bütün bunların bir derlemesi oluyor; herhangi bir motifin özgül anlamı, kendilerini başarıyla anlatan levhaların bir bütün olarak anlamından daha az önemli oluyor. Bazıları klasik olurken, bazıları canlılıkla dolup taşıyor. Bazılarıysa daha anlatımsal oluyor. Bu arada meşhur sözleriyle de ayrıca bilinen Picasso, yapıtının hiçbir noktasında nihai bir nitelik arayışına girmiyor: “Bir resmi bitirmek mi? Ne saçma! Bir nesneyi bitirmek onu bitirmek demektir, yok etmek demektir, ruhunu çalmak demektir, arenadaki boğaya verir gibi puntilla’ya vermek demektir.”