Türkiye’nin İklim Yasası: Neden Eleştiriliyor, Patronlara Kolaylık Mı Sağlayacak?
Türkiye, iklim değişikliğiyle mücadelede uluslararası sürece geç katıldı ve kendini ne tam yükümlü ne de yükümlülükten muaf olduğu bir politik gri alanın içinde konumlandırdı. Türkiye’nin iklim kriziyle mücadelesinde ilk kez kapsamlı bir yasal çerçeve oluşturmayı amaçlayan ve tekrar görüşülmek üzere komisyona çekilen İklim Değişikliği Kanunu teklifi, kamuoyunda “patronlara mı kolaylık sağlayacak” gibi sorulara neden oldu. Akıllara takılan sorular ve cevaplarını özetlemeye çalıştım.
İklim Değişikliği Nedir?
İklim değişikliği, atmosferdeki sıcaklık ve hava sistemlerinde uzun vadeli yapısal değişimlerdir. Doğal etkenlerle de oluşabilir; ancak 19. yüzyıldan itibaren artan insan faaliyetleri -özellikle fosil yakıt kullanımı nedeniyle hızla artan sera gazı emisyonu- iklim değişikliğinin başlıca nedeni haline gelmiştir. Artık sıkça karşılaştığımız aşırı hava olayları, kuraklıklar, seller, hortumlar ve yangınlar doğanın öfkesi değil, insan eliyle hızlandırılmış bir krizin işaretleridir.
Küresel sera gazı emisyonlarının yüzde 60’ı sadece beş aktörden geliyor: Çin, ABD, Hindistan, Avrupa Birliği (AB) ve Rusya. 1970’ten bu yana, toplam emisyon iki katından fazla artarken, bu ülkelerin toplam içerisindeki payı neredeyse hiç değişmedi. 2023 itibarıyla da durum aynı: Dünya karbon krizinin yükünü büyük ölçüde bu beşli taşıyor.
2023 itibarıyla Türkiye’nin küresel sera gazı emisyonları içindeki payı yaklaşık yüzde 1,15. Bu görece düşük seviye ve resmi makamlarca uluslararası arenada dile getirilen “Biz bu işin başlıca sorumlularından değiliz” argümanını güçlendiriyor. Ancak asıl dikkat çekici olan, artış trendi. 1990’da 228 milyon ton olan toplam emisyon, 2023’te 599 milyon tona ulaştı — yani yüzde 160’ın üzerinde bir artış söz konusu.
Türkiye’nin Uluslararası İklim Politikasındaki Tutumu Nedir?
Türkiye, iklim değişikliğiyle mücadelede uluslararası sürece geç katıldı ve kendini ne tam yükümlü ne de yükümlülükten muaf olduğu bir politik gri alanın içinde konumlandırdı. 1992’de imzalanan BM İklim Sözleşmesi’ne uzun süre taraf olmadı; Kyoto Protokolü’nü yükümlülük almadan onayladı, Paris Anlaşması’nı ise beş yıl bekledikten sonra, 2021 yılında “gelişmekte olan ülke” statüsüyle onayladı. Bu süreçlerde bir yandan kalkınma hakkını vurgulayarak daha esnek bir çerçeve talep ederken, bir yandan da fon ve destek mekanizmalarına erişim arayışında oldu.
Avrupa’nın Yeni İklim Politikaları Türkiye’yi Nasıl Etkiliyor?
Türkiye için iklim meselesi artık yalnızca çevresel değil; aynı zamanda ekonomik ve ticari bir zorunluluk. AB’nin 2019’da açıkladığı Yeşil Mutabakat, bu zorunluluğu belirgin hâle getirdi. Özellikle 2026’da uygulanmaya başlayacak Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM), özellikle dış ticaretinin büyük kısmını AB ülkeleriyle yapan Türkiye’yi doğrudan etkiliyor. Bu mekanizma kapsamında, AB’ye ihraç edilen demir-çelik, alüminyum, çimento, gübre ve elektrik gibi karbon yoğun ürünler için artık karbon maliyeti ödenecek. Bu sektörler Türkiye’nin ihracatında ciddi paya sahip. Örneğin, demir-çelik ihracatının yüzde 40’tan fazlası, alüminyum ihracatının yaklaşık yüzde 50’si ve gübre ihracatının neredeyse yüzde 49’u AB ülkelerine yapılıyor.
Kamuoyu Baskısı İle 15.04.2025 Tarihinde TBMM Genel Kurulu’ndan Komisyon’a Geri Dönen İklim Kanunu Teklifi Ne Vaat Ediyor?
Teklif, Türkiye’nin iklim kriziyle mücadelesinde ilk kez kapsamlı bir yasal çerçeve oluşturmayı amaçlıyor. En önemli yenilik, uzun zamandır hazırlıkları süren Ulusal Emisyon Ticaret Sistemi’nin (ETS) yasal zemine kavuşacak olması. Ayrıca, 2053 Net Sıfır Emisyon hedefi ilk kez yasa metnine giriyor. Bu yasa, Türkiye’nin hem küresel iklim rejimine hem de SKDM gibi dışsal baskılara daha hazırlıklı girmesi için bir adım olarak görülebilir.
Emisyon Ticaret Sistemi Nedir?
Emisyon Ticaret Sistemi (ETS), “kirleten öder” ilkesine dayanan bir karbon fiyatlandırma aracıdır. Devlet, belli sektörler için bir emisyon tavanı belirler. Bu sınırı aşmayan işletmeler “fazla haklarını” satabilir; sınırı aşanlarsa piyasadan ek hak satın almak zorunda kalır. Yani daha az kirleten teşvik edilirken, fazla kirleten mali olarak cezalandırılır. AB, 2005’ten bu yana ETS’yi uyguluyor. Şu anda enerji, çimento, demir-çelik, kâğıt, kimya ve hatta havayolu taşımacılığı gibi sektörler bu sistemin kapsamında. Türkiye’nin kurmayı planladığı sistemin de bu modele yakın olması bekleniyor. Ancak kapsanacak sektörler, fiyat mekanizması ve denetim süreci gibi temel başlıklar hâlâ belirsiz.
ETS Gerçekten Patronlara Kolaylık Mı Sağlıyor?
Uygulamanın ilk yıllarında, sisteme geçişi kolaylaştırmak amacıyla bazı sektörlere ücretsiz emisyon izinleri verilmesi ya da aşamalı geçiş süreleri tanınması gibi kolaylıklar sağlanabiliyor. Bu kolaylıklar, sistemin temel işleyişinden çok, geçiş sürecine dair teknik tercihlerle ilgili. Eğer sistem şeffaf, adil ve etkili bir denetimle işlerse, ETS büyük kirleticiler üzerinde ciddi bir mali baskı yaratabilir. Tersine, ücretsiz izinler sürekli hale gelirse, karbon fiyatı düşük kalırsa ya da gelirler çevresel dönüşüm için kullanılmazsa, o zaman bu eleştiriler haklılık kazanır.
Yasa Tasarısına Göre ETS Hangi Sektörleri Kapsayacak?
Henüz kesinleşmiş bir liste yok. Ancak AB’ye en çok ihracat yaptığımız otomotiv, çimento, demir-çelik, alüminyum ve tekstil gibi sektörlerin ilk aşamada ETS kapsamına alınması beklenebilir. Çünkü bu sektörler, 2026’da yürürlüğe girecek SKDM ile AB’ye ihracatta karbon maliyeti ödemek zorunda kalacak. Dolayısıyla ETS, Türkiye için sadece bir çevre politikası değil; dış ticaret, sanayi ve rekabet gücünü doğrudan ilgilendiren bir dönüşüm aracı haline geliyor.
İklim Kanunu Neden Eleştiriliyor, Eksikleri Neler?
Öncelikle iklim değişikliğiyle gerçek anlamda mücadeleye yönelik somut ve bağlayıcı düzenlemeler eksik. Örneğin net sıfır emisyon hedefi için yasa metninde bir tarih verilmiyor ya da fosil yakıtlardan çıkışa dair bir düzenleme yapılmamış. Sektörel emisyon azaltım planları, karbon tavanları, sosyal etki değerlendirmeleri gibi unsurlar ise ya hiç yok ya da oldukça muğlak. Bir diğer eleştiri noktası, tasarının büyük kısmının ETS kurmaya odaklanması. İklim krizine dair bütüncül bir yaklaşım yerine, yeni bir piyasa oluşturmak önceliklendirilmiş izlenimi doğuyor. Ayrıca karar alma süreçleri oldukça merkeziyetçi kurgulanmış. Bilim insanları ve sivil toplumun katılımı neredeyse yok denecek kadar az.
Bu Yasa Hayatımıza Ne Kadar Müdahale Edecek? “Banyo Suyumuza Bile Karışacaklar Mı?”
Sosyal medyada yer alan “iklim yasasıyla tarım ve hayvancılık yasaklanacak, bahçenize ağaç bile dikemeyeceksiniz” gibi iddialar gerçeği yansıtmıyor. İklim yasaları, bireylerin günlük yaşamlarını değil; öncelikle büyük çaplı sera gazı emisyonuna neden olan sektörleri hedef alır. Yani enerji, ulaşım, sanayi gibi alanlarda karbon emisyonunu sınırlamak için kurallar getirir. “Karbon ayak izi” gibi kavramlar da bireysel farkındalığı artırmak için kullanılır; kişisel tercihlere doğrudan müdahale eden bir yasal düzenleme söz konusu değildir. ETS gibi mekanizmalar da bireyleri değil, büyük işletmeleri kapsar.
Sistem Değişmeden İklim Krizi Çözülmez Mi?
Bu soruya verilen klasik yanıt şu: “Bu sistem değişmeden hiçbir şey değişmez.” Haklı ama eksik. Hugo Chávez’in 2009’daki Kopenhag Zirvesi’nde aktardığı bir pankartta yazdığı gibi: “Eğer iklim bir banka olsaydı, çoktan kurtarılmıştı.” Kapitalist sistem, bankaları saniyeler içinde kurtarabiliyor; doğayı ise ancak kâr potansiyeli varsa dikkate alıyor. Karbonu azaltmak bile yeni bir piyasa yaratma fırsatı olarak görülüyor. Ancak bu tablo, “hiçbir şey yapmayalım” demek için bir gerekçe olamaz. Mevcut yasaların sınırları olabilir, ama bu onları tamamen göz ardı etmek anlamına gelmemeli. Çünkü sistem eleştirisi yapmakla sistem içi çözüm aramak birbiriyle çelişmiyor, tam tersine birbirini tamamlıyor.