Hukukçular Birliği

EKONOMİDE YÜKSEK BORÇLULUK DÜZEYİ

EKONOMİDE YÜKSEK BORÇLULUK DÜZEYİ

EKONOMİDE YÜKSEK BORÇLULUK DÜZEYİ

Günümüz ekonomilerinin en belirgin ve endişe verici göstergelerinden biri, küresel ölçekte artan borçluluk düzeyidir. Devletlerden hane halklarına, özel sektörden finansal kuruluşlara kadar neredeyse tüm ekonomik aktörlerin borçla yaşadığı bir dönemin içindeyiz. Bu durum, ekonomik büyümenin sürdürülebilirliği, finansal istikrarın kalıcılığı ve toplumsal refahın paylaşımı açısından çok boyutlu tartışmalara neden olmaktadır. Özellikle pandemi sonrası dönemde artan kamu harcamaları, genişleyici para politikaları ve faiz oranlarındaki dalgalanmalar, borç seviyelerini rekor düzeylere taşımıştır. Bugün borç, yalnızca bir finansal araç değil, aynı zamanda ekonomik riskin ve kırılganlığın da sembolü hâline gelmiştir.

Kamu ve Özel Sektör Borcunun Ayrışan Dinamikleri

Ekonomideki borçluluk düzeyini analiz ederken, kamu kesimi ve özel sektör borçları arasındaki farkı göz ardı etmemek gerekir. Kamu borcu, devletin bütçe açıklarını finanse etmek için başvurduğu bir araçtır. Kamu harcamaları vergi gelirlerini aşınca, devlet iç ve dış piyasalardan borçlanır. Bu durum, özellikle gelişmekte olan ülkelerde döviz cinsinden borçlanmanın artmasıyla birlikte kur riskini de beraberinde getirir. Türkiye gibi ülkelerde, kamu borcu görece yönetilebilir düzeyde görünse de özel sektörün dış borç yükü, ekonomideki kırılganlığın asıl kaynağını oluşturmaktadır.

Özel sektör borçları ise genellikle üretim ve yatırım finansmanı için alınsa da son yıllarda tüketim amaçlı borçlanmaların hızla artması dikkat çekmektedir. Hane halkı borçlarının, özellikle düşük faizli dönemlerde kredi kartı ve tüketici kredileri aracılığıyla yükselmesi, bireylerin gelirlerine oranla daha fazla borçlanmasına neden olmuştur. Bu durum, ekonomik dalgalanmalarda hane halkı gelirlerinde yaşanan düşüşlerle birlikte borçların çevrilmesini zorlaştırmakta, finansal sistemde zincirleme bir baskı yaratmaktadır.

Küresel Borç Sarmalı: Genişleyen Finansal Risk Alanı

Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası verilerine göre, küresel borç stoku 2024 itibarıyla dünya hasılasının yaklaşık üç katına ulaşmıştır. Bu oran, tarihsel olarak eşi görülmemiş bir seviyeyi işaret eder. Özellikle gelişmiş ekonomilerde faiz oranlarının uzun süre düşük seyretmesi, borçlanma maliyetlerini azaltmış, ancak aynı zamanda yüksek borç bağımlılığını da kalıcı hâle getirmiştir.

Küresel borç sarmalının temelinde, finansal sistemin kısa vadeli kazançlara dayalı yapısı yatmaktadır. Şirketler büyümelerini sürdürebilmek için krediye, devletler ise toplumsal talepleri karşılamak için borçlanmaya mecbur kalmıştır. Bu döngü, likidite bolken sorunsuz işlese de finansal koşullar sıkılaştığında kırılganlığı hızla artırmaktadır. 2008 küresel finans krizi ve sonrasında yaşanan borç temelli resesyonlar, bu mekanizmanın nasıl bir domino etkisi yaratabileceğini acı bir şekilde göstermiştir.

Faiz Oranları, Enflasyon ve Borç Dinamiği

Yüksek borçluluk düzeyi, faiz oranlarındaki değişimlere son derece duyarlıdır. Küresel ölçekte 2020–2023 yılları arasında izlenen düşük faiz politikaları, borçlanmayı cazip hâle getirmişti. Ancak son yıllarda yükselen enflasyon karşısında merkez bankalarının faizleri sert biçimde artırması, borç servis maliyetlerini dramatik şekilde yükseltti. Bu durum hem kamu hem de özel sektör bilançolarında ciddi bir baskı oluşturdu.

Özellikle gelişmekte olan ekonomilerde borcun önemli bir kısmının döviz cinsinden olması, faiz artışlarının yanında kur şoklarını da tetikledi. Döviz kurlarındaki yükseliş, borç yükünü yerel para cinsinden daha da ağırlaştırdı. Bu tablo, borç geri ödeme kapasitesini zayıflatırken, ülkelerin kredi notlarını ve finansal güvenilirliğini de olumsuz etkiledi.

Borçla Büyüme: Sürdürülebilir mi?

Ekonomik büyümenin borçla desteklenmesi, kısa vadede etkili bir strateji olabilir; ancak uzun vadede verimlilik artışıyla desteklenmeyen bir borçlanma modeli sürdürülebilir değildir. Eğer alınan borç üretken yatırımlara, inovasyona ve ihracat kapasitesini artıracak projelere yöneliyorsa, bu borç ekonomik anlamda “iyi borç” kategorisinde değerlendirilebilir. Ancak tüketime dayalı, ithalatı körükleyen veya kısa vadeli bütçe açıklarını kapatmaya odaklı borçlanmalar, “kötü borç” olarak nitelendirilmektedir.

Türkiye ekonomisinde de zaman zaman bu ayrımın silikleştiği dönemler olmuştur. Özellikle büyümeyi hızlandırmak adına kredi genişlemesine dayalı politikalar, hane halkı ve reel sektör borçlarını artırmış, bu da makroekonomik dengelerde bozulmalara yol açmıştır. Oysa sağlıklı bir borçlanma yapısı, üretkenliğe ve istihdama katkı sağlamalı, gelecekteki gelir yaratma kapasitesini artırmalıdır.

Hane halkı ve Sosyal Etkiler

Yüksek borçluluk düzeyinin yalnızca makroekonomik değil, sosyal sonuçları da vardır. Aşırı borçlanma, bireylerin gelirlerinin önemli bir kısmını kredi ödemelerine ayırmasına neden olur. Bu durum tüketimi kısıtlar, yaşam standartlarını düşürür ve finansal stres düzeyini artırır. Özellikle düşük gelirli gruplar, borç tuzağına düşme riskiyle daha sık karşılaşmaktadır.

Borçlanma kültürü, modern ekonomilerde “normalleşmiş” olsa da finansal okuryazarlığın düşük olduğu toplumlarda bu durum büyük bir sosyal riske dönüşmektedir. Tüketicilerin borç yükümlülüklerini anlamadan kredi kullanmaları, ekonomide mikro düzeyde istikrarsızlık yaratır. Uzun vadede bu tür birikmiş bireysel borçlar, toplumsal refahın azalmasına ve gelir dağılımında bozulmaya yol açar.

Borç Yönetimi ve Gelecek Perspektifi

Ekonomide yüksek borçluluk düzeyinin yönetimi, öncelikle şeffaf, disiplinli ve uzun vadeli bir mali strateji gerektirir. Kamu maliyesinde harcama disiplini sağlanmadan, bütçe açıkları kontrol altına alınmadan borç yükünün hafiflemesi mümkün değildir. Özel sektörde ise borçların döviz cinsinden azaltılması, uzun vadeli finansman kaynaklarının çeşitlendirilmesi ve sermaye piyasalarının derinleştirilmesi önem taşımaktadır.

Ayrıca, finansal sistemin dayanıklılığını artıracak makro ihtiyati politikalar, borçluluğun kontrol altına alınmasında kritik bir rol oynamaktadır. Merkez bankalarının fiyat istikrarı kadar finansal istikrara da odaklanması, riskleri dengeleyen bir çerçeve sunabilir.

Sonuç olarak, yüksek borçluluk düzeyi yalnızca ekonomik bir gösterge değil, aynı zamanda bir uyarı sinyalidir. Bu sinyal, mevcut büyüme modelinin sınırlarına gelindiğini, kaynak kullanımında daha üretken ve dengeli bir yapıya geçilmesi gerektiğini işaret etmektedir. Borçla büyüyen bir ekonomiden, verimlilikle güçlenen bir ekonomiye geçiş; sadece mali disiplin değil, aynı zamanda zihinsel bir dönüşüm gerektirir.

ZAFER ÖZCİVAN

Ekonomist-Yazar

Zaferozcivan59@gmail.com